1- Gazali

1- Gazali

Sunuş / 7

Gazâlî’nin Hayatı/ 9 Hanifi Akın

Gazâlî ve Nedensellik Meselesi / 15 Hasan Ayık

Gazâlî: Soyut Okumalar ve Kalıp Yargıların Ötesinde / 31 Mustafa Tekin

Gazâlî’de Akıl-Din İlişkisi / 51 Hüsamettin Erdem

Gazâlî’nin Akıl Eleştirisi / 71 Mustafa Yıldız

Gazâlî’nin Tanrı Anlayışı / 87 Ömer Bozkurt

Felasifenin Vahiy Anlayışına Bir Eleştiri: Gazâlî Örneği / 111 Aydın Işık

Ulemanın İhaneti: Gazâlî’nin Ulema Eleştirisi / 137 Bülent Çelikel

Gazâlî’de Ahlaki Değerler Eğitimi / 155 Ömer Oruç

Gazâlî’nin Tehafüt’ünde Muhataplarını veya Muarızlarını Red Gerekçeleri / 173 İbrahim Emiroğlu

İslam Felsefesinin Doğuşunda Eflatun-Aristoteles Felsefesinin Etkisi /201 İhsan Yılmaz Bayraktarlı

Gazâlî ve Tasavvuf / 231 Ömer Faruk Altıparmak

Gazâlî’nin İslam İktisat Felsefesinde Endüstriyel Kapitalizme Bakışı / 239 Erdoğan Yılmaz

Gazâlî Bibliografyası / 257 Yusuf Turan Günaydın


TYB AKADEMİ’Yİ SUNARKEN

Türkiye Yazarlar Birliği’nin 30 yıldan fazla zamandır sürdürdüğü faaliyet çeşitliliği içinde hem “yazar okulu” gibi süreklileştirdiği yapılar dolayısıyla, hem de birçok faaliyet alanında ilişki hâlinde olduğu akademik camia tarafından dergi yayınlama konusunda teklif ve tavsiyelere maruz kalınmıştır.

Çok sayıda edebiyat ve fikir dergisi yayınlanan bir ülkede Türkiye Yazarlar  Birliği’nin dergi yayınlayan bir kuruluş olarak piyasaya girmesi düşüncesine hep mesafeli durduk.

İlmî, akademik bir dergi yayınlama konusu ise, bize her zaman sıcak geldi. 2011 yılının başında gün yüzü gören bu dergi, bu yöndeki düşüncelerimizi kuvveden fiile  geçirme konusunda bir hâyli ağır kaldığımızın bir göstergesi aynı zamanda.

Türkiye’de akademik hayatın geliştiği, çeşitlendiği, yaygınlaştığı bir dönemde, üniversiteler süreli yayıncılıktan neredeyse el etek çekmişlerdi. Yetişmekte olan akademik kadrolar, çalışmalarını yayınlatma konusunda ciddi sıkıntı içinde idiler. Bu alan, işi  kitabına uyduran, ticareti esas alan yayıncıların sahası hâline gelmişti.

TYB AKADEMİ ile gerçek bir ilmî ve fikrî süreli yayın zemini oluşturma gayretlerimizi ortaya koyuyoruz. Şimdilik yılda üç sayı (dört ayda bir) yayınlanacak bu derginin, önümüzdeki yıllarda daha kısa süreli hâle geleceğine inanıyoruz.

İlk sayımız, İslâm ilim ve düşünce tarihinin gerçek manasıyla önemli bir şahsiyetinin 900. yılına tahsis edilmiştir.

1111 yılında vefat eden ve “İmam” sıfatı yanında, “hüccetü’l-İslâm” (İslâm’ın delili) ve “zeynüddin” (dinin süsü) olarak da anılan büyük ilim ve fikir adamı Ebu Hamid Muhammed el-Gazâlî’nin akademik çerçevede hatırlanması yönünde bu çabamızın güzel bir başlangıç olarak karşılanacağı düşüncesindeyiz.

Gazâlî ile ilgili şu yaygın hikâye bugün de bilme, öğrenme ve bildikleri üzerinde tasarrufta bulunma konusunda bize ipuçları verebilir. İlim tahsil ettiği Cürcan’dan  doğduğu Tus’a dönerken haramilerin saldırısına uğrayan kervanda genç Gazâlî, soyguncuların reisinden o güne kadar elde ettiği bütün serveti olan kitaplarını geri ister.

Bir bilgin olarak bu eserlere ihtiyacı vardır. Haramilerin reisi, bilgileri kolayca çalına- bilecek bir heybede ise nasıl bilginlik taslayabildiğini tahkir edici bir eda ile söyleyerek  kitaplarını iade eder. Bunun üzerine Gazali, memleketi Tus’da üç yıl kapanarak bütün  kitaplarını hafızasına kaydeder.Gazâlî’nin yaşadığı dönem, Büyük Selçuklu Devleti’nin İslâm dünyasını istikrar içinde tuttuğu yıllardır. Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk, onu Bağdat’ta açtığı medreseye müderris olarak tayin eder. Gazâlî burada beş yıl verimli bir müderrislik hayatından sonra kürsüsünü, ailesini ve Bağdat’ı, hacca gitmek bahanesiyle, terk eder.

Büyük bir zekâ, tecessüs sahibi bir ilim adamı ve mümin bir insan olan Gazâlî, ulaştığı bütün bilgilerin ötesine varmayı arzu etmektedir. Şam’da inzivaya çekilir. Daha sonra hacca gider, oradan Bağdat’a döner. Yeniden müderrisliğe başlarsa da fazla sürmeyen bu devre doğduğu yere, Tus’a dönmesiyle nihayetlenir. 1105’te tekrar halifenin daveti üzerine Bağdat’a, Nizamiye medresesine döner. İnançlarda gördüğü sapmalar, halkın imanındaki gevşemeler onu tekrar bu vazifeyi kabule sevk etmiştir.

Gazâlî’nin bu dönemi de uzun sürmez, tekrar memleketine döner. Evinin yanında tekke ve medrese kurar. Rakipleri onu Selçuklu Sultanı Sencer’e şikâyet ederler. Sultan yanına çağırttığı Gazâlî’ye büyük saygı gösterir, o da düşüncelerini Sencer’in huzurunda açıklar. Sultan Sencer onu yine aynı saygı ile Tus’a uğurlar.

Gazâlî’nin fırtınalı ilim ve düşünce hayatı yanında, 53 yıllık uzun olmayan ömrü süresince ortaya koyduğu eserler İslâm düşünce tarihi için benzersiz değerdedir.

Onun ortaya koyduğu güçlü eserlerle İslâm dünyasında ilmî ve akli faaliyetleri kesintiye uğrattığı, hür düşünceyi engellediği iddiası mesnetten yoksundur.

“Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen cevizi kabuktan ibaret sanır” diyen Gazâlî, devrinin bütün ilim ve düşünce sahalarını ihata eden bir telif faaliyeti içinde olmuştur. Kelamcıları, bilhassa cedel usulünü eleştirmiş, böylece kelam ilmine ciddi katkı yapmıştır. Eserleri ile Bâtıni fikirleri çürütmüş ve zayıflatmıştır. Mantığa büyük önem vermiş, felsefeyi değil, filozofları hedef almıştır.

Nitekim 20. yüzyılın şairi Mehmed Âkif, onu uğraştığı felsefecilerle bir arada zikrederek zamanının tartışma ve düşünce zemininin çeşitliliğini doğru olarak değerlendirir:

Medresen var mı senin? Bence o çoktan yürüdü.

Hadi göster bakayım şimdi de İbn-ür-Rüşd’ü?

İbn-i Sina neye yok? Nerede Gazâlî görelim?

TYB AKADEMİ’nin 2. sayısı yine çok büyük bir şahsiyetimize tahsis edilmiştir. Mayıs ayında yayınlayacağımız Evliya Çelebi sayısının Osmanlı irfanının bu büyük şahsiyetinin hatırlanmasına ve anlaşılmasına vesile olacağı düşüncesindeyiz.

Bu yılın son (Ekim) sayısı ise 20. yüzyıl siyasi düşünce tarihimizin en parlak yıldızı Said Halim Paşa’ya ayrılmıştır.

TYB AKADEMİ için attığımız adımın hayırlı, bereketli ve sürekli olması niyazıyla…

D. Mehmet Doğan

Gazâlî’nin Hayatı

Hanifi Akın

TYB Gaziantep Şubesi Başkanı

450/1058’de İran’ın Tus (bugünkü Meşhed) şehrinde dünyaya geldi. Asıl adı, Muhammed b. Muhammed’dir. Künyesi, Ebû Hâmid’dir. Lakabı, “Hüccetü’l- İslâm” ve “Zeynüddîn”dir.

Meşhur olan nisbesi, “Gazâlî” (=Gazzâlî)’dir. Yazılışları aynı olan bu iki nisbeden hangisinin doğru olduğu meselesi eski kaynaklarda ve yeni araştırmalarda tartışılmış, fakat kesin bir sonuca varılamamıştır.

Zehebî’nin aktardığı bir anekdota göre; Gazâlî’nin bizzat kendisi, “İnsanlar beni çift “z” (=Gazzâlî) diye anıyorlar; hâlbuki ben, “Gazâle” denilen bir köydenim.” demiştir.1

Buna benzer bir açıklama, onun kızlarından birinden soyundan geldiği rivayet edilen Şeyh Necmeddîn Muhammed’e nispet edilmiştir.2

İbnü’l-Esîr, Safedî, el-Feyyûmî gibi tarihçiler ve başta W. Montgomery Watt olmak üzere oryantalistlerin çoğuyla bazı çağdaş Müslüman araştırmacılar, “Gazâlî” şeklindeki okuyuşu ve imlayı tercih etmişlerdir.

Buna karşılık eski tarih ve tabakât yazarlarının büyük çoğunluğuna göre;

Ebû Hâmid, babasının mesleğine (Gazzâl=“yün eğirici, iplikçi”) nispetle “Gazâlî” diye anılmıştır. Nitekim İbn Hallikân da, “Gazâlî” şeklindeki okuyuşu yaygın kullanıma aykırı görür; ayrıca bir kimseyi, mesleğine nispetle anmanın Hârizm ve Cürcân yörelerinde âdet olduğunu belirtir.3

Nevevî de, “Gazâlî” şeklindeki imlanın, bilinen kullanım olduğunu ifade etmiştir. Zebîdî, bu nisbenin imlasıyla ilgili tartışmaları özetledikten sonra İbnü’l-Esîr’in4 tercih ettiği “Gazzâlî” şeklindeki okuyuşu, son dönem tarih ve ensâb yazarları tarafından itimada şayan bulunan görüş olarak değerlendirir.5

Fars olduğu sanılan Gazzâlî’nin ailesi hakkındaki bilgiler, son derece azdır. Kendisiyle aynı künye ve nisbeyi taşıyan bir amcasının veya büyük amcasının, daha zayıf bir ihtimalle de dayısının bulunduğu bilinmektedir. Sufi kimliğiyle büyük ün kazanan Ahmed el-Gazzâlî adlı kendisinden küçük bir erkek kardeşiyle birkaç da kız kardeşi vardır. Tasavvufa eğilimi bulunan babası Muhammed, muhtemelen oğullarının iyi bir öğrenim görmelerini arzuluyordu. Onları dilediği gibi okutmaya ömrünün yetmeyeceğini anlayınca, bir sufi dostundan oğullarının eğitimiyle ilgilenmesini rica etti. Bu nedenle de, gerek babasının gerekse baba dostunun zühd ve tasavvufa eğilimli ruhi yapılarının, Gazzâlî’nin manevi hayatını daha çocukluk döneminde etkilediğini ve ileride teşekkül edecek olan tasavvufi kişiliği üzerinde etkili olduğunu düşünmek mümkündür.

İleri düzeydeki ilk öğrenimine, Tûs’ta er-Râzkânî adlı âlimden fıkıh dersleri alarak başladı. Daha sonra Cürcân’a gidip tahsiline orada devam etti. Daha sonra bir grup Tûslu gençle birlikte Nîşâbur’a giderek buradaki Nizâmiye Medresesine girdi. Orada dönemin en tanınmış kelam âlimi olan İmâmü’l- Harameyn el-Cüveynî’nin öğrencisi olma şansını elde etti.

Kaynakların ittifakla belirttiği gibi Gazzâlî’nin, olağanüstü bir zekâya ve hafızaya sahip olduğu dikkate alınırsa, onun Nîşâbur’a gitmeden önce geçirdiği en az on iki yıllık öğrenimi süresince başta fıkıh olmak üzere hadis, akaid, gramer gibi geleneksel bilgi dallarında bir hayli yetiştiğini kesinlikle söylenebilir.

Nîşâbur’da gayet sıkı geçen öğrenim süresince Şafii fıkhı, hukuk ekolleri arasındaki tartışma teknikleri (=hilâf), cedel, akaidle fıkhın kaynakları ve mantık alanlarında, ayrıca hikmet ve felsefe gibi disiplinlerde sağlam bir formasyon kazandı. Yine Nîşâbur’da Kuşeyrî’nin öğrencilerinden Ebû Ali el-Farmedî’den de tasavvufi pratiklere yönelme hususunda öğrenim gördü.  Cüveynî’nin ölümü (478/1085) üzerine Nizâmü’l-Mülk’ün karargâhında geçirdiği altı yıl içinde telif çalışması yapmış olmalıdır.

484/1091’de vezir tarafından Bağdat Nizamiye Medresesi müderrisliğine tayin edilen Gazzâlî, buradaki çalışmaları sırasında Sultan Muktedî-Biemrillâh’ın ilgi ve desteğine mazhar oldu. Onun Nizamiye’deki dört yıllık müderrislik dönemi, aynı zamanda kitap telifi açısından en verimli devresi olarak gösterilir. Çünkü bir yandan 300’e yakın öğrenciye ders veriyor ve tasnif faaliyetlerini sürdürüyor, öte yandan da felsefe üzerine incelemeler yapıyordu. Yaklaşık iki yıl süren bu incelemeler sayesinde, bizzat kendisini de  eleştirdiği öteki kelamcılardan farklı olarak tenkit etmeyi düşündüğü Meşşâî İşrâkî felsefe ekolünü derinden kavrama imkânını elde etti. Yaptığı değerlendirmeler de filozofların, doğru ve yanlış görüşlerini şüpheye yer vermeyecek  şekilde tespit etti. Ardından Bâtinîlik incelemelerine koyuldu.

Kelam, felsefe, Bâtinîlik ve tasavvuf hakkındaki yaptığı son çalışmalar, Gazâlî’nin zihin ve ruh dünyasında kelimenin tam anlamıyla bir bunalıma yol açtı. Bağdat Nizâmiye Medresesinde son derece mutlu ve huzurlu görünen hayatı, gerçekte gün geçtikçe için için büyüyen şüphelerle, fikrî bunalımlarla altüst oldu.

el-Munkız’da anlattığına göre (s. 2), aslında şüphecilik, onun tabiatında vardı. Nitekim gerçeği arama arzusunun, daha gençlik dönemlerinden itibaren kendisinde mevcut olduğunu belirtir. Muhtemelen ilmî başarı ve şöhretinin uzun müddet üzerini örttüğü bu şüphe temayülü, dört yıllık müderrislik döneminin sonlarına doğru, temelden kavradığı tasavvufun, kendisini derinden etkilemesiyle yeniden ve çok daha etkili bir şekilde de ortaya çıkmıştır. Kuşkusuz, bu şüphe sadece metafizik ve bilgi problemleriyle ilgili değildi.

Ayrıca ahlaki bakımdan da kendini sorguluyor ve dünya işlerine boğulduğunu, faaliyetlerinin en güzeli olan eğitim ve öğretim çalışmalarında bile, hiç de önemli olmayan, ahiret yolu için faydası bulunmayan ilimlere yöneldiğini, öğretimdeki niyetinin tamamıyla Allah rızası olmadığını, makam ve şöhret arzusunun da bulunduğunu fark ediyordu (el-Munkiz, s. 46).

Bu yüzden defalarca Bağdat’tan ayrılmaya niyetlendiyse de, ününü ve mevkiini terk etmeye razı olmayan nefsiyle 6 ay mücadele etmek zorunda kaldı. 488/1095 receb ayında başlayan bu şüphe krizi, giderek psikolojik depresyonlara, hatta fizyolojik rahatsızlıklara yol açtı. Ders anlatmakta zorlanıyor, iştahsızlık ve hazımsızlık çekiyor, takatten düşüyordu. Doktorlar, bir süre uyguladıkları ilaç tedavisinin sonuç vermediğini görünce, hastalığın, psikolojik nedenlerden kaynaklandığı, tedavisinin de o yolla olması gerektiği kanaatine vardılar (s. 47).

Sonunda, Bağdat’la bütün ilişkilerini kesmeye karar verdi. Ailesine yetecek miktardan fazla olan bütün malını, muhtaçlara dağıttı. Aslında Suriye ve Filistin yöresine gitmek üzere hazırlık yaptığı hâlde, ayrılmasına rıza göstermeyeceklerini düşündüğü sultanın ve diğer ileri gelen dostlarının gerçek niyetini öğrenmelerini istemediği için (s. 48), Mekke’ye gideceğini açıkladı.  488/1095 zilkade ayında Bağdat’tan ayrıldı.

Bağdat’tan Şam’a gitti. İki yıla yakın bir süre orada kaldı. Bu sırada  Emeviyye Camii’ne çekilerek nefsini terbiye etmek, ahlakını güzelleştirmek ve  kalbini arındırmak maksadıyla riyazet ve mücahade ile meşgul oldu. Kudüs’e gitti. Bir müddet de orada inziva hayatı yaşadı. İhyâ’u Ulûmi’d-dîn adlı eserinin bir bölümü olan “er-Risâletü’l-Kudsiyye”yi burada yaşayan insanlar için yazdı (İhyâ’, I/104). Ardından hac görevini yerine getirmek, Mekke ve Medine’nin bereketlerinden nasibini almak ve Resulullah (s.a.v)’in mezarını ziyaret etmek düşüncesiyle Hicaz’a gitti. Daha sonra vatan hasreti ve çocuklarının daveti, onu, memleketine çekti.

Bu bilgilere rağmen, Gazzâlî’nin 11 yıl süren (el-Munkız, s. 67) halvet dönemi, yeterince berrak değildir. Tarih ve tabakât kitaplarında hangi tarihlerde nerelerde bulunduğu konusunda farklı bilgiler yer almaktadır. Bu halvet döneminde birçok değerli eser yazmıştır.

499/1106 yılının zilkade ayında Nişâbur’a döndü ve buradaki Nizamiye Medresesinde tekrar öğretim görevine başladı.

Gazzâlî’nin bu ikinci öğretim döneminin, birincisi kadar zevkli ve bereketli geçmediği anlaşılmaktadır. Nitekim duyduğu yeni bir sükûnet özlemiyle, muhtemelen sağlığının da hocalık faaliyetlerini zorlaştıracak ölçüde bozulmaya yüz tutması sebebiyle, üç yılı aşkın bir süreden beri ifa ettiği resmî görevini bir defa daha bırakıp Tûs’a döndü (503/1109) Fakat telif çalışmalarına aralıksız devam etti ve birçok değerli eser yazdı.

Tûs’a döndükten sonra evinin yanına fukaha için bir medrese, sufiler için de bir hankâh yaptırdı. Ömrünün son günlerini; ders okutmak, gönül ehlinin sohbetlerine katılmak ve eser yazmakla geçirdi. Ayrıca o zaman kadar yeterince birikime sahip olmadığı hadis ilmiyle de meşgul oldu. 505/1111 yılının cemâziyelâhir ayında öldü.6